öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2014 Pazar

Tezer Özlü - Eski Bahçe, Eski Sevgi


         
          Ne zaman Tezer Özlü okusam, fonda Janis Joplin'in sesini duyarım. Nedense ben onun cümlelerine, kelimelerine Janis Joplin'in sesini yakıştırırım. Eski Bahçe - Eski Sevgi'yi okurken de aynı şeyleri hissettim. Tezer Özlü'nün küçük kısa öykülerinden oluşan bu kitap yeniden derlenmiş ve daha önceleri sadece Eski Bahçe olarak yer alan öykülerinin ardına kıyıda kalan yayınlanmamış öyküleri de eklenerek Eski Sevgi olarak adlandırılmış. Öyküleriyle onun hayatına girip farklı düşünce yapısını görüp, genç yaşında yitirdiğimiz yazarı tanıma fırsatı buluyorsunuz. Ölüme karşı duruşu, kabullenemeyişleri ve yoğun duygularıla okumaya anlamaya değer biri. 


Anlattığı her şey kendi hayatı, kendi öyküleri.. Apaçık, çekinmeden ve cesur.. Belki biraz dağınık yazmış gibi gelebilir ama diğer tüm kitaplarıyla birleştirdiğinizde hayran olmamak mümkün değil. 




4 Ekim 2013 Cuma

Okuyamadığımız Yazarlar, Kitaplar


   Genelde iyi bir okuyucu olsam da, benim için öyle yazarlar var ki okuyamadığım için hayıflandığım ama belki de öncesinden kalan ön yargılarımdan ötürü sonraki denemelerim de de başarılı olamadığım... Bir de çok nadir olsa da "lüzumsuz kitaplar" listem (tabi ki hiç bir kitap lüzumsuz değil ama en azından okumasaymışımda olurmuşum dediklerimden diyelim.)

    Canan Tan benim için ilki diyebilirim. Piraye kitabını büyük bir keyifle okuduktan sonra Yüreğim Seni Çok Sevdi'yi okudum. Ama kurgunun, aşık olma biçimlerinin, flört süreçlerinin aynı olması beni çok sıktı nitekim sonraki eserlerinde de ilk okuduğum kitabının tadını alamadım ve bir iki sayfada terk etmek durumunda kaldım. Yaratıcılıktan uzak günlük hikayeler üzerine romantizm ve acıtasyon serpiştirilmiş gibi geldi.

     Elif Şafak'ı önceleri çok severdim, (Baba ve Piç en etkilendiğim romanları arasında) ama son zamanlarda (özellikle Aşk'tan sonra) popüler olanı yakalamışken kopmayım ben bu tarzdan deyip devam etmesi beni fazlasıyla irite etti. 

     Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı bilirim ki bir çok kişi için başucu kitabı niteliğindedir. Bense ne zaman kitabı elime alsam 10. sayfadan sonra bir uyku basmalar, afakanlar, başı unutmalar, yok hacı sona akayım olmayacaklar, ortadan belki yakalarım demeler derken sonuç hep hüsran... Bir gün başaracağım sanırım ama herhalde daha vaktim var.

    Boleyn Kızı'nı ilk filmde izlemiştim, sonrasında kitabını elime aldığımda isimleri birbirine karıştırmalar, entrikaları hatırlayamamalar ya tamam çaktım olayı derken neydi ki mesele demelerle (filmi de izlememiş olmamın etkisiyle) elimden atıverdim.

   Bir de kapağa vurulmalarımdan olsa gerek Katherine / Anya Seton 'u deneyeyim dedim. Hikaye bir hayli enterasan olsada isimlerin dallanıp budaklanması; durağan bir olayın 20 sayfa devam etmesi sonra alakasız bir yere bağlanması beni çileden çıkarttı. Saraylı madamlı, kont/kontesli hikayelere son vermeme vesile oldu. Nerede canım Osmanlı nerede harem entrikaları ajkjdhhakj....

    Bir de ilk okuduğum da hay allahım hiç bir şey anlamadım dediklerim var ki Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ı benim için bunlardan biridir. Kitabı okurken hangi kitap lan o diye delirip sonucuna bağlayamamış ve sinirden kudurmuş olsam da ikinciye (nereden aklıma geldi de okudum bilinmez.) elime aldığımda çok etkileyici bir hikaye olduğunu fark ettim. Ya günüm günüme uymuyor ya da bazı kitaplar bir kerede sindirilemiyor. Dante'nin aynı isimli kitabından alıntılar içerdiği için söz konusu kitapta okuma listemde.

   Sizin sevemediğiniz, okuyamadığınız yazarlar; kitaplar var mı? Hayır baştan uyarın ki yormayalım kendimizi, değil mi ama? :)

  

9 Eylül 2013 Pazartesi

Tahammül Edememe Sendromu

      
            Tükenmeye ramak kala, infilak etmekte olan bünyelerde azmeden şahsına münhasır yeni bir sendrom : "Tahammül edememe sendromu." Nedeni, niçini yok. Tahammül edememe var. Farklıya, benzemeyene, değişik düşünene,  farklı tercihleri olanlara, istekleri dışında hareket edenlere...

           Ne ara saygımızı kaybettik ve ne ara saldırgan olduk bilmiyorum. Herkeste bir kızgınlık; bakkal, manav, kasiyer, avukat, doktor, dışardaki içerdeki... 

            Tabi bende de... Çok konuşana, boş konuşana, konuşamayana, mıy mıya, yolda abuk sabuk bakana, mora, kırılmış tırnağa, kitap okumayana, müzikten anlamayana, sallayıp savurana, yandaşa, yalakaya, sağa/sola, gürültüye, sessizliğe, yağdı yağacak gibi durup yağmayan havaya, köpüksüz kahveye, soğumuş çaya, sossuz makarnaya, kıvrılmış kitap sayfasına, kaybolan küpeme, geri gelmeyenlere, çabuk gidenlere, gitmek bilmeyenlere, kırılan ayakkabı topuğuna...

          Alice gibi bir tavşanın peşine girdiğim delikten yuvarlanıp, o ilacı içip bambaşka bir dünyaya kavuşsam...  pembe bulutlar, şekerden evler.. Yani o kadarında da gözüm yok aslında. Zaten polyanna gibi dolanmalarada gelemem. Kötü de olsun, iyi de. Ayarında. 

         Ne çok yakın olayım mesela, ne de çok uzak. Kararsız kaldığımda, seçim yapamadığımda su aksın yolunu bulsun. Sabahları hiç erken kalkmayayım ama gün de çabuk bitmesin. Her gün koşayım mesela, ama hiç yorulmayayım. Budist olayım manastıra kapanayım, sırtımda çantam sonsuzu arayayım.. Hiç konuşmadan anlaşabileyim, konuşayım ve hiç susmayayım.  Aynı anda faklı bir sürü yerde olabileyim. Mesela yeşil bir alan olsun, bir ev... Ağaçtan... Bunaldığımda kaçıp gideyim. Ama her dönmek istediğimde de hava kararmadan dönebileyim.. 

         Mümkün olmaz mı?