kitapseverler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapseverler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2016 Cumartesi

Kırmızı Defter - Paul Auster


    En sevdiğim yazarlar arasında ilk sıralarda yer alan Paul Auster'ın bu kitabı hatıralar, notlar niteliğinde kaleme alınmış bir kitap. Kendi hayatından, çevresindeki insanların hikayelerinden oluşan bir dizi öyküden oluşuyor. Öyle ki kitaplarını okuduysanız esin kaynaklarını çok rahat çözümleyebiliyorsunuz. Sanırım bu kitaba dair en sevdiğim nokta buydu. New York Üçlemesi'ni okuduysanız, kitabın ortaya çıkış sürecini bu kitap içerisinde öğrenmiş olacaksınız.
    
      Birbirinden bağımsız gibi görünen öyküler ve içinde yer alan tesadüfler öyle bir yerde öyle bir noktaya bağlanıyor ki, şaşırmamak elde değil. Üstelik yazar bunu hissettirmeden çok güzel bir şekilde kurgulamış. Toplamda 80 sayfa bu kitabı elinize aldığınızda bırakamıyor nasıl zamanın geçtiğini anlamıyorsunuz.

        Tesadüfler mi yönlendiriyor hayatı ya da biz mi tesadüfleri anlamlandırıyoruz bilmiyorum ama bu kitap bana kendi hayatımda ki anlamsız tesadüfleri düşündürttü... Siz ne dersiniz, bu küçük işaretleri ciddiye almalı mı?

22 Temmuz 2016 Cuma

Seray Şahiner - Antabus


"Ben, Leyla Taşçı. Bir kamyonetin arkasında tanıştım İstanbulla. Derme çatma bir evde yaşadım, küçük yaşta çalışmaya başladım. Evlat oldum, kardeş oldum, eş oldum, anne oldum. Kendimden başka her şey oldum. Ben, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde denk geldiğiniz binlerce kadından biriyim... 'hayatımı yazsam roman olur' derler ya, öyle .. Valla..."

  Kitap alışverişim içerisinde özellikle sipariş verirken en çok merak ettiğim kitap Antabus'tu. Sıradan bir kadının, Leyla'nın hayatına konuk oluyorsunuz bu kitapta. O kadar sarsıcı, o kadar gerçek ve o kadar çok rastladığımız bir hikaye ki... Bunun bilinci ile sinir oluyor, lanet ediyor ama yine de elinizden bırakamıyorsunuz.

İstanbul'a göç eden ve tek gayesi ev almak; gelirini arttırmak olan bir evin kızı Leyla. Evin temellerine katkısı olsun diye konfeksiyona veriliyor ve küçük yaşına rağmen iş hayatıyla, sağlıksız çalışma koşullarıyla, aşkla, şiddetle tanışıyor. İçinde bulunduğu durumdan kurtulabilmek için kendince yöntemler üreten bir kadın... Dedim ya bildiğiniz bir hikaye ya da tahmin edebildiğiniz...

Yazar iki farklı alternatif ile Leyla'nın hayatını gözler önüne seriyor. Dili, vurguları o kadar kuvvetli ki karşınızdaymış gibi hissediyorsunuz. Bu bağlamda okuması oldukça kolay ve sürükleyici bir kitap. 

Seray Şahiner'in bu kitabı, tiyatro oyunu olarak Erdal Beşikçioğlu'nun genel sanat yönetmenliği ile Nihal Yalçın tarafından sahneleniyormuş. Bu performansı ile Nihal Yalçın 20. Afife Tiyatro ödüllerinde yılın en başarılı kadın oyuncusu seçilmiş. İzleyebilmiş olmayı isterdim, işte İstanbul'da olmamanın kötü tarafı sanırım bu da... Oyunu izleyen varsa yorumlarınızı merak ediyorum.





20 Temmuz 2016 Çarşamba

Murathan Mungan - Mahmud İle Yezida

              Mahmud ile Yezida Murathan Mungan'ın yayımlanan ilk kitabı. Bir oyun olarak tasarlanan bu hikaye aynı zamanda Mezopotamya Üçlemesinin ilk kitabı. (Taziye, Geyikler Lanetler ise serinin diğer kitapları) 

             Hikaye Mungan'ın çok iyi bildiği topraklarda Mardin'de geçiyor. Aslında o kadar bilinen, duyulan ama nedense pek sözü edilmeyen yezidi bir kız -Yezida- ve sünni oğlanın -Mahmud- hikayesi... Bir oyun olarak tasarlanmış olsa da okurken bunu hiç farketmiyorsunuz. Kurgu o kadar güzel ve net yapılmış ki aktarılan her şey direkt gözünüzde canlanıyor ve yüreğinize işliyor. Bir çok topluluk tarafından sahnelenmiş bu güzel oyunu izleme fırsatı bulamadım ama denk gelirse mutlaka izlemek isterim.

             Yezidiler sınırı çizilen bir daire içinde kaldığında, çizen kişi o daireyi silene kadar kadar çıkmaz; dairenin sınırını aşmazmış. Başkası için hiçbir anlamı olmayan bir çemberin yezidiler için ne ifade ettiğini anlatıyor. Bana nedense "ya içindesindir çemberin ya da dışında yer alacaksın" şiirini hatırlattı. Muhtemel, çıkamadığımız çemberlerimizden...

            Aslında hikaye bir aşk etrafında dönüyormuş gibi görünse de töre, ağalık, rant kaygısı gibi bir çok ögeye de eleştirel açıdan yaklaşılıyor. Bugün bir çok yerde sayıları oldukça azalmış, yıllarca inanışları yüzünden dışlanmış bir topluluğun da kültürünü öğrenme, tanıma fırsatı yakalıyorsunuz. Midyat'ta iken yaşayan yezidileri halka sormuştum, ne yazık ki çoğunun göç ettiğini, kalanların ise Midyat civarında 2-3 aileyi geçmediklerini ve içlerine yabancı kabul etmediklerinden çocuklarının çoğunun sakat olduğunu öğrenmiştim. Kitapta da ne sünni olan taraftan ne de yezidi olan taraftan birbirleri ile ilişki içerisinde bulunmak istemedikleri ve bakış açıları oldukça açık bir şekilde ifade edilmiş. 

Köyün Delisi: Kimse kimseyi sevmez. Herkes benim gibi. Benim gibi.

             Şimdi ekranlarda dönen töre, ağalık içeren yapmacık hikayelerin aksine oldukça dikkat çekici ve yüreğinize işleyen bu hikayeyi bir solukta okuyacaksınız. Ben elimden bırakamadım. Ben devam kitaplarını almadığım için pişman oldum açıkçası.. Üçlemeyi tamamlayanlarınız varsa beğendiniz mi?

12 Temmuz 2016 Salı

Orhan Pamuk - Kara Kitap


     Bir çok Orhan Pamuk kitabını okumama rağmen "baş yapıt" olarak adlandırdıkları Kara Kitap'ı okumayı nedense hep erteledim. Hazır hissetmiş olmalıyım ki, uzunca bir sürece yaydığım okuma ritüelimi sonunda bitirebildim. Bu süreçte araya başka kitap aldımi bitirdim, bir başka kitabı okumak için hayal kurdum falan...

       Kitap sıkıcı mıydı, hayır. Hatta başta oldukça heycanlı ve sürükleyiciydi. Amca kızıyla evli olan Galip, karısı Rüya ve Rüya'nın bir gazetede oldukça meşhur bir yazar olan abisi Celal Salik üzerine dönen bir hikaye mevcut. Galip, esas adamımız; küçüklüğünden beri Rüya'ya aşık. Yine hafif kalbur üstü bir aile, aile üyelerinin birlikte yaşadığı bir apartman ve iç içe geçmiş akrabalık ilişkileri var. Amcası yurt dışından apartmana ikinci eşi ve kızı Rüya ile döndüğü gün başlıyor Galip'in aşkı... Rüya değişik bir karakter, özgür, politik, bezgin... İlk kocası ile çalkantılı hayatından sonra Galiple evleniyor. Celal abisi ile de arası daima çok iyi. Celal Rüya'dan bir hayli büyük, kırgınlıkları olan ve bunu köşesinde rahatça ifade eden bir adam. Düşündükleri, hikayeleri, gördükleri, duydukları ne varsa kaleme döküyor. Kitap içerisinde bu kadar çok bahsedilen iki karakteri hep Galip'in ağzından ve anlattıklarından öğreniyoruz. Kendileri yer almıyor.

     Bir gün Galip eve geldiğinde Rüya'yı bulamaz. Aklında bin bir senaryo olsa da beklediği sonu yaşadığını anlaması uzun sürmez. Bundan sonra Rüya'yı aradığını sandığı ancak kendini, kendi benliğini keşfetmeye çalıştığı bir sürece girer. Sonsuz aramalar, karıştırmalar; başka hikayeleri doğurur. Celal'in yazılarında ip ucu toplamaya çalışan Galip, başka karmaşaları çözmeye başka parçaları birleştirmeye başlar. 

     İşler bu aşamada karışır da karışır. Orhan Pamuk sanki bilerek bir karmaşa yaratmış. Öyle ki Celal'in yazdığı bir hikayenin içindeyken kendinizi bambaşka bir masal da bulabiliyorsunuz. Bu durum aslında hoşuma gitti, yeni hikayeleri keyifle okudum. Ancak bazen o kadar uzun ve gereksiz betimlemeler vardı ki, olaydan koptum; dağıldım. Bir an önce çözülsün istedim ama tabi ki mümkün olmadı. Tahmin edilebilir ama çarpıcı; yine okuyucunun yorumuna açık bir sonla biten bu kitapta beklentim biraz da yüksekti sanırım. Beklediğimden farklı bir teknik, farklı bir tarz olsa da hikaye içinde hikaye; sayfalarca süren betimlemeler gibi problemlerden dolayı ağır okuduğumdan olsa gerek, zor okudum. Kötüydü diyemem, teknik açıdan hiç yorumlayamam ama siz merak ediyorsanız şuraya göz atabilirsiniz.


      Ben 25. yıl özel baskısından okudum Kara Kitap'ı. Tabi ki 500 sayfalık kalın kapaklı bir kitabı okumaya çalışmak bileklerimin yamulmasına sebep olduğundan mütevellit, oldukça zorlu. Siz denemeyin alın kitaplıkta dursun bence agafssah :) Ama 25. yıl baskısının en güzel yanı Orhan Pamuk'un el yazılarını, çizimlerini, kitaptan çıkarılmış bölümleri, daktiloya çekilmiş sayfaları görebilmekti. Merak ediyorsanız ve ilgi duyuyorsanız edinebilirsiniz.

11 Haziran 2016 Cumartesi

Nejat İşler - Gerçek Hesap Bu


    Her önüne gelende yazmasın diyenlerdenim aslında ama kitapçıda dolanırken elime aldığım bu kitap beni çekti.. Hadi Gümüşlük'e gidelim serzenişlerimizin sebebidir kendisi! :) Oldum olası oyuncu olarak fazlaca beğendiğim bu adam neler anlatmış diye bakmadan edemedim tabi bunda dergilere yazdığı yazıları da oldukça etkili... 

   Efenim Nejat İşler'de benimle hem fikir olacak ki kitabın daha ilk sayfalarında böyle bir düşüncesi olmadığını, dergilere keyif için yazdığını ancak yayın evi, menajeri ısrar edince  kazancın başkanlığını yaptığı Gümüşlük Spor'a bütün gitmesi koşuluyla böyle bir kitap kaleme alabileceğini söylüyor ve nitekim de yazıyor. Tabi bu aşamada eli kalem tutan herkesi de teşvik etmeye devam ediyor. 

   Ailesini, ünlü olma sürecini, eğitim hayatını ve eğitim hayatı sürerken kurduğu tezgahla birlikte iş hayatına atılışını hatıralarıyla birlikte anlatmış. Bu yüzden otobiyografiden ziyade hatıra kitabı gibi ilerliyor diyebilirim. Üslubu oldukça anlaşılır, konuşma dilinde bir kitap... Özellikle eğitim sürecinde ve "ünlü" olana kadar açtığı tezgahta sattığı kitaplarla geçimi sağlaması beni oldukça şaşırttı.. Sonrasında köyüm dediği Gümüşlük ile tanışması mülkiyetsizliğe inandığı halde buraya kendini ait hissediş süreci aktarıyor. Çok detaya girmiyor, merak eden varsa okusun diyorum.

   Elime almamla bitirmem bir oldu diyebilirim. Doğduğu günden bugüne bir takım başından geçen olayları sıkmadan, bunaltmadan bütün samimiyetiyle anlatmış Nejat İşler. Çok bir beklentiniz olmasın, 180 sayfalık bir solukta okunan keyifli bir kitap ama okunmasa da olur.

10 Nisan 2016 Pazar

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk


Okuma listemdeki Orhan Pamuk kitabı "Kara Kitap"tı aslında ama ben kitapçılarda gezinirken uygun fiyatınında cezbetmesi sonucu Kırmızı Saçlı Kadın'a başladım. Öncelikle diğer Orhan Pamuk kitaplarına nazaran daha hızlı okuduğumu söylemeliyim. Hikayenin anlatılış şekli, sonu, başı aslında o kadar belli ki.. Ama büyüleyici bir sürükleyişi de söz konusu. İlk başta ağır aksak giden kitap, ortalarına gelince elimden düşmedi ve keyifle okudum.

Kral Oidipus, Rüstem ile Sührab'ın hikayesi; 80'li yıllardan günümüze gelişen Türkiye ve sosyopsikolojik kültür, baba oğul ilişkileri, otorite, pişmanlık, kuşku, hırs gibi duyguların etrafında dönen bir hikaye. Hem beklendik hem de beklenmedik bir son aslında.

Bundan sonrası biraz ipucu içerebilir bu yüzden henüz okumadıysanız, okuma niyetindeyseniz veya kitabı bitirmediyseniz; sayfayı kapatabilir ya da başka bir yazıma gidebilirsiniz. Yok ben gene de okuyacağım canım, sen ne yazdın merak ediyorum diyorsanız, ben uyardım! :)

      Ana karakterimiz Cem ve Mahmut ustanın kendi babasıyla kuramadığı baba-oğul ilişkisini kurması ve birbirlerine hikayeler anlatması özellikle o sıcağın altında çalışmaları ve yazarın betimlemeleri oldukça güzeldi. İlk aşkın heyecanı, paniği ve bu duyguları aktarış şekli oldukça samimiydi. Ancak ilerleyen süreçte kendi babasından alamadığı intikamı alması mı, ya da paniklemesi mi belli olmayan olayları yaşaması ve hepsinin sonunda hikayeleri gerçeğe çevirmesi oldukça saplantılı ama yine de çarpıcıydı. 

Kitabın kapağındaki resim Dante Rosetti'nin Regina Cordium (Oueen of Hearts) tablosudur. Kapağı dikkatle inceleyin, hikayenin içindeki resimle ilgili ironi de oldukça etkileyiciydi.

Biraz zorlama tesadüfler ancak bir şeylere bağlanma, takılma, peşinden gitme duygusu Orhan Pamuk kitaplarında hep var aslında. Bir önceki kitabı Kafamda Bir Tuhaflık'tan daha fazla sevdiğimi ve merakla; keyifle okuduğumu söyleyebilirim. Bakalım siz nasıl buldunuz?

3 Ocak 2016 Pazar

Hasan Özkılıç - Zahit



       Köyleri boşaltılan bir aile, çaresiz bütün varlığını; evini ardında bırakıp kendilerine sığınak arar ve büyük şehire taşınır. Hiç alışmadığı, bilmediği bir hayatta var olabilme mücadelesi verirken, giderek birbirinden uzaklaşır. 

       Birbirinden başka kimsesi olmayan aile giderek birbirine yabancılaşır. Zahit, bambaşka bir yol çizmiştir; mücadelesi, davası vardır. Süsen aşkının peşinden gitmiş, hiç hayalini kurmadığı pişmanlıklarla dolu bir hayata saplanmıştır. Ne dönebilir ne de kalabilir.. Babaları memleket hasretine dayanamamış, tutunamamış, bir gece en sevdiği arkadaşını da alıp topraklarına geri dönmüştür. Nahit, içinde olduğu dava da sonuna kadar gidebilmek için direnmekten çekinmemiştir. Çaresiz bir anne, iki hayat arasında bocalayan bir kız kardeş.. Ve Süsen'in başkalarının hayatlarına misafir olduğu hayatı... 

      Gece filmini izledikten sonra bu kitabı okumak istemiştim. Aslında filmini izlediğim kitapları okurken sıkılırım ama bu kitapta senaryoyu baştan ben yazdım, oyuncuları ben oynattım. Kitapla film aynı konu etrafında örülmüş olsa da ciddi bakış açısı farklılıkları vardı. Yönetmenin başarısı, ekledikleri bence hikayeyi bir tık yukarı taşımış. Kitapsa filmde eksik kalan noktaları tamamlıyor, sıkmıyor bilakis su gibi akıp gidiyor. Farklı, gerçekçi ve etkileyici bir hikaye.. Henüz Gece'yi izlemediyseniz ya da izleseniz bile okuyabileceğiniz lezzette bir kitap. 

9 Aralık 2015 Çarşamba

Başkalarının Kütüphaneleri


       İnsanın iki evi olunca iki tane de kütüphanesi oluyormuş :) Henüz diğer kütüphaneme kavuşamasam da -hala getirtemedim kitaplarımı- ailecek biriktirmeyi seviyoruz. Bizim evde herkesin kendine ait bir kütüphanesi var.. Hatta öyle ki bazen birbirimizden ayrı, aynı kitapları alabiliyoruz.. Çok paylaşımcı değiliz galiba bu konuda.. 

     Kitaplarımı birilerine ödünç verme olayını pek sevmiyorum ne yazık ki, genel olarak rafta durmaları beni daha çok mutlu ediyor. Abuk sabuk yıpranmış halde dönen kitaplarım hatta genel olarak dönmeyen kitaplarım sayesinde paylaşım devrini kapattım iyi de yaptım, en azından kaybolan kitabımın yerine yenisini almak durumunda kalmıyorum. Çok uzun süre geçse de daha önce okuduğum bir kitabı tekrar okumak isteyebiliyor, ya da bir şeyleri hatırlamak üzere karıştırabiliyorum.  

        Bir eve gittiğim zaman da en merak ettiğim şey, o evde yaşayanların okudukları.. Çünkü insana dair en gerçek ve en doğru bilgiyi veren yer kitaplar; okudukları.. Tabi ki şov amaçlı paylaşılanlardan bahsetmiyorum.. Arasında ayracı olan, ters çevrilmiş ya da okunmaktan aşınmış olanlar bahsettiğim.. Ya da dergiler, takip edilen yayınlar... Bu bağlamda karşımdaki hakkında daha doğru tespitler de bulunabiliyor, onları daha yakından tanıyabiliyorum.. Hele bir de ortak zevklere sahipsek uffuuu.. sabaha kadar konuşabilirim.. Bazen hiç ummadığım biri kitap kurdu çıkabilirken, bazılarının da ezberlenmiş sözlerinin kaynaklarını görebiliyorum. Bu yüzden ayırt edici ve tanıtıcı bir dünya kitaplar benim için..

       Hal böyleyken sevdiğim yazarların, takip ettiğim ünlülerinde hangi kitapları sevdiklerini, neler okuduklarını merak ediyorum.. Sizde benimle aynı görüşteyseniz, BookSerf'i takip edebilirsiniz. Murat Gülsoy, Ayşe Kulin, Pelin Batu, Ercan Kesal gibi ünlülerin evlerine; kütüphanelerine konuk olup onları daha yakından tanıyabilirsiniz.

22 Ekim 2015 Perşembe

Üç Başlı Ejderha - Leyla Erbil


    Leyla Erbil'in iki hikayesinin bulunduğu kitap, Üç Başlı Ejderha.. Tam 96 sayfa ancak öyle bir kitap, öyle bir hikaye ki... Kurgusuna hayran olmamak elde değil.

   Doğrusunu söylemek gerekirse kitabın içine girmekte başta zorlandım. Çünkü alışıla gelmişin dışında; Roma, Bizans, Osmanlı tarihi ve yakın tarih iç içe.. Hatta birbirine karışmış demek daha doğru. Ancak hikayeyi çözdükçe, bir iç hesaplaşmaya ulaşıyorsunuz. İşte o zaman sarsılıyorsunuz.. pişmanlık, unutamama, kızgınlık hepsi bir arada.. Oğlunun kaybıyla yas ve öc yumağına dönüşmüş bir kadının haykırışları..

   Bir hayli değişik olan bu kitabı okumak zor, ancak oldukça derin ve etkileyici.. Okuyanlar, siz ne düşünüyorsunuz?

 

19 Eylül 2015 Cumartesi

Ece Temelkuran - Devir


   Ece Temelkuran son kitabıyla hepimizin hatıralarına; kimilerimizin annesinden babasından duyduğu, kiminin çocukluğunda derin izler bırakan yıllara, "devir"e değiniyor. Üstelik bunu 2 farklı sosyo-ekonomik koşullara sahip çocuğun penceresiyle anlatıyor. Biraz masalsı tadıyla okunması pek keyifli bir kitap. Sıkmıyor, bilakis heyecan barındıran unsurları öyle güzel işleyip veriyor ki siz daha da merakla kitaba sarılıyorsunuz.

Konu bu kadar bildik ve tanıdıkken politikaya boğmadan, içten ve duru bir şekilde anlatılmış. 12 Eylül'e adım adım gidilen bir devir de o günün ruh halini birebir hissediyor, döneme kapılıyorsunuz.

     Çocukluğu Ankara'da, Çankaya'da geçen ve en sevdiği yerlerden biri Kuğulu Park olan ben; kitabı daha bir keyifle okudum. Sanki bana, bize dair bir şeyler buldum. Dolayısıyla kitabın etkisi bende çok daha derin oldu. Pavese'nin de dediği gibi "Çocuk olmanın güzel tarafı yoktur. Güzel olan çocuk olduğunu hatırlamaktır." Ben bu kitapla bütün çocukluğumu hatırladım, yüzleştim... 

Kendi çocukluğumu hatırlamanın verdiği keyif, kitabı daha da sevmeme neden oldu... Düzene karşı çıkanların tutuklandığı, ölümlerin, çatışmanın ya da bir anda başlayan eylemlerin olağanlaştığı; insanların olaylar karşısında olağan yaşamlarına devam etmeye çalıştığı bir dönem de iki küçük çocuğun hayallerini gerçekleştirme çabalarını göreceksiniz. Zaman zaman hüzünlendiren, ansızın kahkahalara boğan güzel bir kitap. 

"Unutulmayacak olanlar kalır... Ya hatırlamayacaklarımız?" diyor Ece Temelkuran kitabın en başında.. "Devir" her devrin romanı, eminim siz de çok seveceksiniz..

12 Ağustos 2015 Çarşamba

O Adam Buraya Gelecek, Dedi Başardı!


     Yaş 20'lerin ortasına gelince bir toplum baskısı, bir aşk patlaması düğünlerin ardı arkası kesilmiyor.. Olan ne zaman döneceği belli olmayan küçük altınlara oluyor ahhkhwhkhka :)) Ben daha PuCCa Günlük 5'i okuyamadan hatun Ceri'si, Erik'i es geçti kocayı buldu! PuCCa resmen evleniyor! Kim lan bu koca, ne ara, ne zaman diye düşünmedim değil...

      En başından beri PuCCa'nın Ceri ile evlenemeyeceğini içten içe düşünüyor, hissediyordum. Açıkçası ben bu işi kıvırdım, köşeyi döndüm kafalarıyla birbirlerini yiyecekleri çok barizdi. PuCCa için (en azından tv önünde olmak için çok yırtınmadı, gazetede bir köşe buldu takılıyor) çok bir şey diyemeyeceğim ama Ceri ekran önünde tam bir facia! Her yerinden kompleks aktığı yetmiyormuş gibi leş diksiyonu, zorlama oyunculuğu (PuCCa'nın da cadde kızı ağızları, ses tonu gerçekten dayanılmaz) ile tam bir eziyet! Zaten henüz köşeyi dönmeyi bırak, köşeyi bulamamışlardan olan ben; bu bir bok yapmadan tribe girenlere illet oluyorum. Bir de bunun görmemiş blogger versiyonları var ki bu konuda da sayfalarca giydirebilecek, ayy aman yani yazabilecek kadar doluyum.

      Öncelikle diz üstü edebiyatını plajda, uzun yolda, bunaldığımda özellikle hızlı okunabildiği ve bolca güldürdüğü için tercih ediyorum. Hoş bu konu da bağımlı olmamakla birlikte tek okuduğum serinin PuCCa'nın günlükleri olduğunu itiraf etmeliyim... Bundan önce ki 4 kitabını bir solukta, kahkahalarla okuyan ben; bu kitapta aradığımı bulamadım. Sanki bir şeyler eksikti, büyüsünü kaybetmişti gibi geldi.. Ya da uzun zamandır bu seriye karşı abi bir güleyim eğleneyim kafası yaşıyor olmamdan mütevellit, beklentim yüksekti.. Bilemedim...

       Bu kitapta ayrıl barış giden ilişki bitiyor, bir öncesine bir selam çakılıyor... Off valla klişe ben bu kitabı sevmedim arkadaşım! Özeti bir yerde vardır illa ki, aç onu oku yeter.. İlk 160 sayfa zaten boş depresyonları, ayrılıkta kendini haklı çıkarma çabalarıyla geçiyor.. Ben Ceri olsam sen kim köpek beni bu kadar gömüyorsun diye çooktan davayı açmıştım! Gerçi o da sayesinde fenomenlikten, oyunculuğa terfi etti.. Danışıklı dövüş en nihayetinde.. 

      Ama sanırım film, gazete yazıları, twitter derken biraz da büyüsü kaçtı sanki ne dersiniz? Yani çok ulu orta ve göze batırılan bir hayat varken, sanırım insan heyecanını kaybediyor.. Şu an bu evlilik işine bile seri devam etsin, çocukta figuranlıktan çıksın (figuran değildir belki çok silik bir tip, ben dizilerden hatırlayamadığımdan bu şekilde düşündüm) diye soyundular kesin diye düşünüp art niyette ve fesatlıkta zirveye oynadığımı itiraf etmeliyim! 

     Bu konu da eminim ki yalnız değilim, yani değilimdir değil mi? :) Aranız da benim gibi düşünenler kesin vardır! Temiz iş, kendisinin dediği gibi bu mevzu uzaaaar da uzar... "Kaynana geline karşı, PuCCa evlendi, çocuğu oldu, boşandı..." gider de gider! De esas mesele ben dahil okuyucu bunları nereye kadar yer... Bunca şöhret ve paradan sonra kaybolan samimiyet sonrası bir şeylerinde söneceğine inanıyorum ama umarım böyle olmaz.. Bekleyelim görelim, sonra ben demiştim diyen teyzeler gibi gezerim alnım ak bir şekilde ortalarda eejflqljljljqlqfj :) 
      
     

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar


     Mektuplaşma kültürünü pek yakalayamayanlardanım ne yazık ki.. Oysa duygularınla belki de kendinle yüzleştiğin, üzerine saatlerce düşündüğün, cevabını heyecanla; sabırsızlıkla beklediğin pek güzel bir iletişim aracıydı mektup. 

     Okuma yazmayı yeni öğrendiğim yıllarda şehir değiştirmem sebebiyle o zamanlar pek yakın arkadaşımla 5-6 sene mektuplaşmayı sürdürdük... Tabi anlık iletilerin kurbanı olunca muhabbette bir yerde kesildi bitti gitti.. Nerde, ne yapıyor acaba? Hemen "ilkokul arkadaşlarını bulma mecrasında" arayıp taramalıyım :)

     Mektuplara gelirsek, Tezer Özlü'nün içini döktüğü, kendini anlattığı daha da yakından tanımanıza olanak sağlayan bir kitap olmuş. Yarım kalan parçalar tamamlanırken daha büyük sırların içerisinde buluyorsunuz kendinizi.. Dostlukların zor kurulduğu şu zamanlarda iki kadının samimi paylaşımları... "Bir tek arkadaşım" diye sesleniyor bir mektubunda Özlü...

     "Bir kitap yaparsam, okuyana bir şey versin, içini dalgalandırsın, onu huzursuz etsin istiyorum..." diye anlatmış arkadaşına.. Bu zamana kadar okuduğum bütün Özlü kitaplarında sanırım buna benzer şeyler hissettim.. Ne istediğini bilmek ve gerçekleştirmek..
      
     Mektuplaşmaları kitap haline getirmek esasen Tezer Özlü'nün fikriymiş ancak buna fırsatı olmamış.. Keşke Leyla Erbil kendi yazdığı mektupları da kitabın içerisine koysaydı. Leyla Erbil 4 güzel yazı kaleme almış Özlü için.. Daha sonra mektuplara ve bazı mektupların fotoğraflarına yer vermiş.

    Özlü'nün kaçışına, kırgınlıklarına tanık olacak; mektuplarda sevdiğim adam dediği Hans'ı, severek ayrıldığı Erden Kıral'ı, kızını bolca bulacaksınız. Zaman zaman zerzenişlerde, eleştirilerde bulunmuş ancak isimler gizli tutulmuş. Bu açıdan meraktan patladığımı söylemek isterim. Şu olabilir mi bu olabilir mi diye A., B., C., D., E., H., P., gibi isimleri hala düşünüyorum, bilen duyan varsa söylesin lütfen :)

     69 sayfalık bu kitabı bir solukta okuyorsunuz.. Özlü'nün diğer kitapları gibi kısacık ama dolu dolu.. Tam bitti zannederken yeniden başlayan bir hikaye gibi.. 
     

23 Nisan 2015 Perşembe

Murathan Mungan - Paranın Cinleri


      Mardin, büyülü güzelliğiyle kendine hayran bırakan muhteşem şehir! Paranın Cinleri'ni bu kadar geç okuduğuma o kadar üzüldüm ki.. Murathan Mungan çocukluğunun izlerini, kendi pencerisinden Mardin'i, kırgınlıklarını, hissettiklerini o kadar güzel, o kadar özel anlatmış ki, onun gözüyle Mardin'i gezmiş olmak isterdim. Daha önce Mardin'i görmüş birisi olarak, bütün sokaklarını, abbaraları,  Deyrülzafaran'ı, kiliseleri, postaneyi Murathan Mungan ile tekrar geziyormuşum gibi hissettim. Sanırım tekrar gidebilmek için bir sebep daha buldum kendime...


      Kitap 10 adet öyküden oluşuyor. Yazar kendisiyle hesaplaşıyor adeta her öyküsünde.. Onu biraz daha yakından tanımanıza, anlayabilmenize, düşüncelerine, düşlerine, Muro'ya ışık tutabilmenize olanak sağlıyor. Öyle ki aslında kendisini anlattığı romanlarında ki karekterlerini, kendi anılarıyla birleştirip daha rahat bir çözümlemeye ulaşmanızı sağlıyor. Kitap içerisinde beni en çok etkileyen öykülerden biri "Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım".. Şarkı'nın onda yarattığı hissiyat, benim gibi cisimlerin, eşyaların, şarkıların enerjisine inanan ve deli gibi bağlanan birini oldukça etkiledi. Çok sonraları Dağınık Yatak'ta ki Benli Meryem'e verdiği bu şarkı ve sonrasındaki tesadüfler daha da sarstı.. Çok önceleri izlediğim bu filmdeki sahneler kesik kesik hatırıma düştü... Etkilendim. "Fazla Cesaret Fazla Merhamet Fazla Sevgi" ise bir diğeri.. Fazla söze gerek yok, alın okuyun sizde kendinizden bir şeyler bulacak, yakalayacak, seveceksiniz eminim.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Haruki Murakami : Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında




    Haruki Murakami, öncelerinde hiç okumadığım ve oldukça merak ettiğim bir yazardı. Benim için bir tanışma kitabı niteliği taşıyan "Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında" bu anlamda sanırım doğru bir tercih oldu. Sevememe korkusuyla ilk defa okuyacağım yazarlarda çok uzun olmayan kitaplar tercihim oluyor. Çünkü bir başladığım kitabı yarım bırakamama hastalığım yüzünden o kitap bana bir işkence, eziyet oluyor. 

   Hikaye o kadar samimi ve o kadar sıcak ki hemen sizi içerisine alıyor. Sıradan ya da var olan olayları o kadar güzel anlatmış ki küçük bir çocuğun ilk aşkını bulabilme ihtimali bile sizi heycanlandırmaya yetiyor. Tasvirler, betimlemeler sade ve yerinde.



Şimamotu'yla karşılaşması, sonrasında kopan olaylar ve sonrası... O kadar muhteşem bir kurgu ki kitabı okuyup bitirdikten sonra hala etkisiyle acabalarla düşünüyorum. Ki bence sonu okuyucuya bırakması da -ne kadar sinir olsam ve bundan dolayı mı diye düşünsemde- hoş bir şey. Tam da şu zamanlarda bahteniye altında keyifle okuyabilirsiniz.